Kişisel Web Sitesi

MÜSLÜMANIN PEYGAMBER ANLAYIŞI NASIL OLMALIDIR?

Allah (C.C.) bütün peygamberlere vahyi anlatmak ve buna uygun davranmak sorumluluğunu yüklemiştir ancak haram, helal ve farz koyma yetkisini vermemiştir. Bütün kıyamet de buradan kopmaktadır. Kendi hezeyanlarını Peygambere mal etmek isteyenler, Arap kültür ve geleneğini din diye lanse etmek isteyenler, hadis-sünnet adı altında kendi kafalarından yeni dini buyruklar ve yasaklar türetmektedirler. Hadis ve sünnetin gerçek anlamının ortaya çıkmasından ciddi biçimde rahatsız olmaktadırlar. Peygamber kendisine vahyedilen Kuran’dan elbette haramları, helalleri ve farzları anlatacaktır ve anlatmıştır. Bunlara uygun davranacaktır ve davranmıştır. Peygamber, elbette götürdüğü mesajı anlamayan insanlara, konunun ciddiyetini ve durumun vahametini ortaya koyan birtakım örnekler, benzetmeler ve tasvirlerle vahyi destekleyici açıklamalar yapacaktır. Mesajı ilgilendiren konuda anlaşmazlığa düşen insanlar, sorunlarını vahyin ışığında hak ve adaleti gözeterek çözümleyeceklerdir, örnekler ve yöntemler Kuran’da verilmiştir.

16Nahl/64-“Sana kitabı, ancak ihtilafa düştükleri (ayrılığa düştükleri) şeyleri onlara açıkça ortaya koyman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”

2Bakara/213-“Bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki, bununla insanların ihtilaf ettikleri/anlaşmazlığa düştükleri (farklı görüşler edinmeye başladıkları) her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahiy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.”

3Al-i İmran/23-“Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.”

SONUÇ OLARAK ADRES HEP KUR’AN OLMUŞTUR:

Hadis kitaplarında Kuran’a ekleme yapılan/uydurulan haram, helal ve farz iddiaları geçersizdir. Ancak Kuran’ı destekleyici hadisler, sözler ve davranışlar Müslüman’ın hayatında yer alabilir. BU AÇIKLAMAYA RAĞMEN, PEYGAMBERİN REDDEDİLDİĞİNİ İDDİA ETMEK, BU HAKKI ORTAYA ÇIKARMAK İSTEYENLERİ SUÇLAMAK, ONLARA İFTİRA ATMAK, YA SÖZÜ ANLAMAMAKTAN VEYA DİN İSTİSMARCILIĞINDAN KAYNAKLANABİLİR.

SON SÖZ: HADİSLER DİNİN KAYNAĞI DEĞİL, DİNİ ARKA PLANA SAHİP, KÜLTÜREL BİR MİRASTIR. ÇÜNKÜ KESİN BİLGİ DEĞİL, ZAN VE TAHMİNLERE DAYALIDIR.

20Taha/134-“Eğer biz onları o Kuran’dan önce bir azap ile helâk etseydik mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber(RESUL) gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce ayetlerine uysaydı derlerdi.”

28Kasas/47-“Kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir musibet gelip de, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber(RESUL) gönderseydin de ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı, seni peygamber olarak göndermezdik.”

25Furkan/30– “Peygamber, “Ey Rabbim! Halkım şu Kuran’ı rafa kaldırılmış bir duruma getirdi” dedi.”

28Kasas/85-“Kuran’ı sana farz kılan Allah, (C.C.) şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”

Kutsal günler, geceler, saatler, sayılar, kişiler, yerler, eşyalar gerçekte ilahi mesaj kaynaklı değildir. Zorlama yorumlarla bunlara kapı aralanır. Allah’tan (C.C.) ve O’nun sözünden başka hiç kimse ve hiçbir şey kutsal değildir.

Popüler kültür ve popüler dini anlayışlar, ancak bilimsel kitap araştırmasından yoksun mitoloji düşkünü insanlara anlatılabilir ve ancak onlar, bir süre uyutulabilir. Ancak araştırmaya dayalı, Kur’an’ı ve rasyonel düşünmeyi esas alan kimseye bunların kabul ettirilmesi zordur.

Peygamberi kutsamak adına, sünnete bağlılık adına kandiller yetmedi, bir de 10 yıl önce Kutlu Doğum Haftası çıkardılar. Halkı kitaptan koparacak daha yeni günler icat edeceklerdir.

Unutmayın!  Allah’a (C.C.) ait din, Allah’ı (C.C.) ve O’nun bildirdiği değerleri öne çıkarır. Bu değerler ahlaktır, erdemdir, haktır, adalettir, sorumluluktur, dürüstlüktür, söze bağlılıktır, emektir, üretimdir, paylaşımdır, yalnızca Allah’a (C.C.) yakarmaktır, iyiliktir, yardımlaşmadır, güvenilirliktir. Yalnızca Allah’ın (C.C) yüceliğini haykırmaktır, O’nu anmaktır, O’na şükranlarını sunmaktır, O’nun verdiği nimetlerin bilincinde olmaktır, elinde olanların,  kendi emeğin ve O’nun lütfuyla, kaybettiklerinin de kendi hataların sonucu O’nun yoksun bıraktığının bilincinde olmaktır. Yaşadıklarının yaptıklarının sonucunda olduğunun bilincinde olmaktır. Yaratanın, yaşatanın ve hayatına müdahale eden tek egemen gücün, O’nun olduğunun bilincinde olmaktır.

Peygamberler de bu değerlere en fazla sahip çıktıkları için değerlidirler. Ancak isterse peygamber olsunlar, evliyaları, pirleri, şeyhleri, kişileri öne çıkaranlar değer merkezli, ahlak merkezli değil kişi merkezli bir yaşamı esas alıp krallar yaratmak ve bu arada kendi güçlerine güç katmak istemektedirler. İstemektedirler ki peygamberleri ilah konumuna getirsinler ve böylece onlar örnek alınamasın ve böylece kendi efendilerine peygamber gibi davranmanın yolu açılsın.

Yoğun hurafe bombardımanın yaşandığı ve efendilerini putlaştırdıkları bir dönemde ve ortamda Peygamberler mücadelelerini Allah’ın (C.C.) sınırlarını zorlayanlara karşı vermişlerdir. Allah’tan (C.C.) rol çalmak isteyenlere karşı vermişlerdir. Önce haramların terki, sonra farzlara güç ölçüsünce uymak gibi.

Ne yazık ki PEYGAMBERİ ÖRNEK ALMAK, Peygamberin farz namaz ve oruç dışında bazen (ama düzenli değil) kıldığı-tuttuğu rivayet edilen (YÜZDE YÜZ DEĞİL, ZANNA DAYALI BİR BİLGİ) nafile namazları-oruçları tutmaya endekslenmiştir… Yaşadığı iklimin, coğrafyanın, bölgenin ve dönemin gereği olarak yediği, içtiği, giydiği şeylere ve benzeri tutumlara bağlanmıştır…

Her türlü sahteliğin, yalanın, ikiyüzlülüğün, din istismarının, şirkin yoğun yaşandığı bir ortamda ne gariptir ki insanlar nafile ibadetlerin faziletlerinden söz etmektedirler. Oysa fıkıh kaynaklarında da ifade edildiği gibi nafile (ekstra) ibadetler gizli yapılır. Dindarlık nafile ibadetlere bağlanmaz. Uluorta her yerde, yapılan nafilelerden söz edilmez, hele bunun yapılması gerektiği gibi yeni farzlar türetilmez. Çünkü farzları belirlemek, Allah’ın yetkisindedir.

Rivayet (hadis) kültüründe de nafilelerin Peygamber tarafından gizlice yapıldığı, düzenli yapılmadığı, kimseden istenmediği aktarılır. Peygamberi sevmenin ve hele ona itaat etmenin nafilelerle kesinlikle hiçbir ilgisi yoktur. Namazlar ve oruçlar peygamberler için tutulmaz, yalnızca Allah (C.C.) için tutulur.

Nafile ibadetlerin propagandasını yapmak, hem İslam’ın önceliklerini değiştirerek onun temellerini oymaktır hem de riyakârlıktır. Bir işyerinde tuttuğu nafile oruçları açığa vurarak kendisini bununla tanıtmak isteyen ve bu yolla nafile propagandasını yapan ve bununla kendisini tam, diğerlerini eksik Müslüman gören bir kafa riyakâr bir kafadır.

Yahudi din adamları Hz. İsa’yı nafile oruç tutmamakla kınayınca, “Ne günah işledim ki oruç tutayım” cevabını vermiştir. Vücudundaki yoğun potansiyel enerjiyi kontrol edemeyen ve bunun sonucu kontrolsüz davranan biri ekstradan oruç tutabilir ama kimseyi buna zorlayamaz. Farz oruç dışında Kuran’da, kişi bazı günahları (hacdaki bazı görevleri eksik yapma veya eşini küçük düşürme gibi bazı durumlarda) işleyince farz oruç dışında da oruç tutması istenmiştir.

Nafile ibadetlere yoğunlaşanlar kendilerini sünnete bağlı olanlar diye tanımlamaktadırlar. Nafile ibadetleri farzlaştıranları eleştirenleri de sünneti reddetmekle suçlamaktadırlar. Şurası açıktır ki “Sünnete uymak” terimi, Peygamberden en az bir asır sonra ortaya atılmıştır. Demek ki Peygamber döneminde Allah’ın (C.C.) Elçisi kendisini, Kuran’a uyunca “Şimdi Kuran’a uydum”, kendi sözlerine(hadislerine) uyunca veya ekstradan(nafile) namaz ve oruç tutunca, “Şimdi ben sünnete uydum” diye tanımlamıyordu.

Hadis ekolü “sünnet” kavramını Peygamberin dini uygulamalarıyla ilişkilendirerek bağlayıcı bir nass olarak görmüşlerdir. Mezheplerin öncüleri olan fakihler ise sünnet kavramını genellikle nafile veya mendub kavramları içinde değerlendirmişlerdir.

Hadisler, sözlü ve rivayet kaynaklı yazılı metinleri içerirken toplumsal uygulamalarla aktarılan dini uygulamalar sünnet kategorisine sokulmuştur. Böylelikle bir kesim, geleneksel kesimlerle bağlarını koruma yoluna gitmiştir. Hadis ekolü, hiçbir ayrım yapmadan hadis kitaplarında yazan her şeyi din olarak görürken buna alternatif gelişen sünnet bağlıları Kur’an’ı dikkate almanın gereğinden söz etmiştir. Sünnete taraf olan bu kesim, “dinin kaynağı Kur’an olmalıdır” tezini sözde savunsa da pratikte gelenek içinde kalmış, “ya ataları akledemediyse veya doğruyu bulamadılarsa” (2Bakara, 170) ayetini yeterince işletememiş, gelenek ile din arasına olması gereken belirgin çizgiyi koyamamıştır.

Hadis-sünnet taraftarları ‘mütevatir’ kavramına fena tutulmuşlardır. Mütevatir haber, büyük bir kalabalığın başka bir kalabalığa aktardığı haberdir. Kitlesel aktarım(rivayet) diye tanımlanabilecek mütevatir hadisler nedense tartışma dışı tutulmuştur. Hadis taraftarları mütevatir hadisleri %100 doğru kabul edilmiştir. Sünnet taraftarları da fiili uygulamaların mütevatir yolla geldiğini savunarak son noktayı koymuş, adeta geleneği bütünüyle korumaya almıştır. Demek ki Ehl-i Hadis ve Ehl-i Sünnet diye farklı iki anlayış belirmiştir.

Biraz gerçekçi düşünen bilir ki mütevatir (kitlesel rivayet) haber, kesinlik ifade etmez. %80-99 arasında doğru kabul edilir. Kitlesel aktarım yoluyla gelen haberlerin yüksek olasılıkla doğru olması mümkündür. Ancak mütevatir haber, zayıf bir olasılık da olsa yanlışlanabilir. Bazen büyük kalabalıkların doğru olmayan, yanlış ve yalan haberler aktardığı da görülmüştür. Bir ülkenin halkı bazı konularda yanlış bilgilendirilebilir ve onlar da pekâlâ bunu yanlış aktarım yapabilirler. Bir kral halkını bazı konularda ikna edebilir. Balık hafızasına sahip toplum, eğer bunu kayıt altına almazsa, 20-30 yıl sonra bunları hatırlamayabilir. Emeviler döneminde yaşanan pek çok şey baskı, zulüm ve şiddetten dolayı yeterince kayıt altına alınamamıştır. Bazı yıllar kayıp yıllar gibi durmaktadır. Örneğin o dönemlerde Peygamberin arkadaşları (sahabe) bu olup bitenlere nasıl tepki vermişlerdir, bunları net olarak bilememekteyiz.

Nitekim dünya dinlerindeki yanlış ve batıl inançların büyük kalabalıklar tarafından aktarıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Hıristiyan kültürde, 10-100 kişi değil binlerce insan kitlesel aktarım yoluyla İsa peygamberin ilah olduğunu, domuz etinin helal olduğunu ve daha pek çok hurafeyi aktarabilmişlerdir. Hinduizme inananların sığır konusundaki geçmişten aldıkları haberler de büyük kalabalıklar tarafından aktarılmıştır. Bu haberlerin tamamı mütevatir haberdir.

Dini çevrelerde Kur’an-ı Kerîm’in de mushaf haline gelene kadar sahabe tarafından mütevatir (tevatür) yolla muhafaza edildiği kabul edilir. Oysa Kur’an-ı Kerîm tevatür yoluyla değil, yazılı belge olarak korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bizzat Peygamberimiz hayatta iken vahiy geldiği anda yazıya geçirilmiştir. Bir veya birkaç asır boyunca söylentiler yoluyla ağızdan ağza yayılıp sonrasında parça parça binlerce insandan toplanmamıştır. Kısaca Kur’an, dilden dile büyük kalabalıklar tarafından aktarılan bir kitap değildir. Bilimsel ifadeyle yazıyla ulaşan haberler mütevatir haber olarak nitelendirilmez. Yazının doğruluğundan emin olunduğu zaman metin kesin bilgi içerir.

Hadisler konusunda ahad (tek kanallı) hadisler zan ifade ederken, mütevatir (çok kanallı) hadisler ise zann-ı galib ifade eder, kısaca doğru olma olasılığı yüksek olan hadis demektir. Evet, mütevatir kitlesel rivayet olduğuna göre, sonuçta o, BİR RİVAYETTİR.

Kur’an-ı Kerîm bilginin doğruluğu konusunda kalabalıkların getirdiği haberlere itibar etmekle beraber onların getirdiği haberi yüzde yüz doğru kabul etmez. Bu konuda sorgulayıcı yaklaşmayı ve akıl yürütmeyi gerekli görür. “Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde bazıları: “Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?” Bakara suresi, 170

Öyleyse şurası bilinmelidir ki ilahi kitap Kur’an, mütevatir yolla değil yazılı metin olarak gelmiştir. Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ı, Elmalılı’nın tefsiri bizlere mütevatir yolla mı ulaştı? Elbette hayır. Yazılı metin olarak ulaştı. Peygamberimiz tarafından, daha kendisi hayatta iken kesin olarak kayda geçirilmiştir. O kendisine gelen vahyi kitlelerin inisiyatifine bırakmamıştır. Allah da buna izin vermemiştir. Böylelikle Allah tarafından korumaya alınmıştır. Dolayısıyla hadis veya sünnet korunmadıysa Kur’an da korunmamıştır. Çünkü “Kur’an’ı koruyan kişiler, hadis ve sünneti de koruyan kişilerdir” sözü, düşünmeyen, sorgulamayan ve aklını kullanmayanın ya da din istismarcısının sözüdür.

15Hicr, 9-“Hiç şüphesiz, mesajı (Kuran’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.”

Sözde sünnet savunucuları, önemli gerçekleri göz ardı etmektedirler: Kuran’da “ilahi adalet” anlamında Allah’ın (C.C.) sünnetinden söz edilir. Peygambere özgü bir sünnetten söz edilecekse bilinmelidir ki Peygamberi sünnet vahyin takip ettiği değişmez çizgidir. Tüm peygamberler aynı çizgiyi izlemişlerdir. Peygamberler yapay kutsallara karşı mücadeleye hayatlarını adamışlardır. Hz. Muhammed hayatında bir kez bile kandil diye bir şeyi kutlamadığını yine aynı kaynaklar yazmaktadırlar. Diyanet, İslam Ansiklopedisi, Kandil maddesine göz atarsanız bu geleneğin Peygamberin vefatından 700 yıl sonra ortaya çıktığı referanslarıyla ortaya konmaktadır.

PEYGAMBERE(ELÇİYE) İTAAT

Peygambere itaat edilmesi konusundaki ayetleri getirenler de Kur’an’ı doğru bir okuyuşla okumak yerine popüler kültürle hareket etmektedirler. Oysa bilinmelidir ki inanç konularında itaat edilmesi değil iman edilmesi istenir. Nitekim başkana, komutana itaat edilir. Ancak sosyal alanda uygulama gerektiren konularda itaatten söz edilmiştir. 4Nisa, 80-“Elçiye itaat edin…” 4Nisa, 81-“Senin söylediğinden (dediğinden) başkasını kuruyorlar…” Elçiye itaat onun dediklerine olmaktadır.

Peki, elçi ne dedi? Allah (C.C.) Elçisi, Kuran’da, “De ki:” diye başlayan ayetlerin tamamını, açıklaya açıklaya, örnekler vererek, ta ki muhataplarını anlayıncaya kadar söyledi. İtaat konusu kandil gecelerinin mübarekliği veya mehdi, mesih ya da hızır konusu, büyü konusuyla asla ilgili değildir. İtaat, inananlardan sosyal yaşamdaki işlerle ilgili uygulamalarda istenen bir eylemdir.

Peygambere itaat, inanç ve ibadet konusunda değil sosyal alandaki işlerle ilgilidir.

Kitapta açık hükmü bulunan bir konuda Peygamberi hakem kılmaktan (Peygambere itaatten) söz edilemez. (5Maide, 43) Adamın elinde Kur’an var, orada ‘hırsızlık yapmayın’ diyor. Gidip peygambere, “Hırsızlık hakkında ne yapmamızı önerirsiniz?” diye sorması ilahi mesaja uygun değildir. Çünkü bu çaba, mesajı sulandırma arayışıdır. Ne yazık ki Kuran’ın kavramları incelenmeyince ayetler çarpıtılmaktır. Yine dinle ilgili sorunlarının cevabını Kuran’dan kendi bulamadığı halde Peygamberin getirdiği çözüme teslim olmayan da ilahi mesaja aykırı davranmaktadır. Bunun için 4Nisa, 60-65 ve 5Maide, 43′a bakabilirsiniz.

5Maide/43-“Yanlarında, içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar (kendi kitaplarına da, sana da) inanmış değillerdir.”

Peygambere itaat konusu, sorunlar ve ihtilaflarla ilgilidir. 4Nisa, 60. ayete göre insanlar ihtilaf etmişler ve davalarını Kuran’a ve Peygambere götürmeleri gerekirken bunlara karşıt güçlere götürmüşlerdir. Peygamberin görevlendirilme amacı olarak tebliğ, İslam’a davet ve ihtilafları çözümlemektir.

16Nahl/64“Sana kitabı, ancak ihtilafa düştükleri (ayrılığa düştükleri) şeyleri onlara açıkça ortaya koyman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”

Bizlerden Resulü örnek almamız, onu izlememiz istenmektedir. Resule itaat etmenin hadis kitaplarına sarılmakla bir ilgisi yoktur. Çünkü hadis kitapları kesin bilgi değil zan içermektedir. Zan, her zaman yalan olmayabilir, ama dinin kaynağı da olamaz. Resulü örnek almak, Resullük iddiasına girmeden Resul gibi davranmak demektir. Resul ihtilafları nasıl çözümlüyordu?

1. Öncelikle davalıları dikkatli dinliyordu. Diyordu ki: “Siz bana davalarınızla geliyorsunuz. Olur ki birinizin ağzı iyi laf yapar, ben de zahire göre hükmederim (Çünkü gaybı bilemem) de haksızın lehine karar vermiş olabilirim.”

2. Ne ve kim olursa olsun hak ve adaleti gözetiyordu.

3. O sorunla ilgili ayeti ciddiyetle tetkik ediyordu. İhtilafların çözümüyle ilgili en sağlam deliller, örnekler ve metotlar en başta Kuran’da vardır. Bu tetkik sürecinde yararlanmak isteyen için siyer, fıkıh, kelam, hadis ve günümüzün bilimsel çalışmalarının hepsi malzeme olarak gözden geçirilebilir. Ancak bu karar uzmanlarınca vahye uygun olmak zorunda. Çünkü ihtilaf çözmek uzmanlık işidir.

4. Bizler de Peygamberin tebliğ ettiği vahye uyacağız. İhtilafları adil bir biçimde Kuran’da Allah’ın (C.C.) peygamberlerine öğrettiği yöntemi örnek alarak Rabbimizden yardım isteyerek uzmanlarla çözmeye çalışacağız. Neden böyledir? Allah (C.C.) peygamberleri ihtilafları çözsün diye gönderdi, ancak en başta Kur’an’ı da ihtilafları çözmek için gönderdi.

Oysa bugün tartışılan konu, halk yığınlarının sünneti hadis kitaplarından öğrenip öğrenmeme konusudur. Hatta hadis kitaplarından değil, hadis kitaplarından sonuç çıkaran din adamlarının eserlerinden… Hadis kitaplarını kaynak olarak görüyorlar, ama kaynak olarak gördükleri kitaplardan bile halkın yararlanmasına izin vermiyorlar. NEDEN? Çünkü hem bu hadis kitaplarına güvenmiyorlar, hem de halka güvenmiyorlar.

2Bakara/213-“Başlangıçta bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah (C.C.), müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki, bununla insanların ihtilaf ettikleri/anlaşmazlığa düştükleri (farklı görüşler edinmeye başladıkları) her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahiy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah (C.C.), insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah (C.C.), (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.”

3Al-i İmran/23-“Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın (C.C.) Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.”

SORULAR

SORU1: Aşağıdaki ayete göre İsa ve Nuh Peygamberler, “Allah’a (C.C.) kulluk(ibadet) edin. O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun(takva) ve bana itaat edin” dedikleri zaman “Allah’ın kitabından size anlattıklarıma uyun” mu demek istemişlerdir, yoksa kendi hadislerine itaat edilmesini istemişlerdir?

CEVAP1: Elbette ki Allah’ın (C.C.) vahyettiği ilahi kitaba uymalarını istemişlerdir. Çünkü hiçbir peygamber hem Allah’ın (C.C.) sözlerine hem de kendi sözlerine çağırmaz. İnsanlar ayetleri anlamadılarsa veya anlaşmazlığa düştülerse peygamberler devreye girer ve sorunu vahiy ışığında çözümlerler.

3Al-i İmran/50-“Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim ve Rabbiniz tarafından size bir mucize de getirdim. Artık Allah’a (C.C.) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun(takva) ve bana itaat edin.” 51-Şüphesiz Allah (C.C), benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk(ibadet) edin. İşte bu, doğru yoldur.”

71Nuh/3-“Allah’a (C.C.)kulluk(ibadet) edin. O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun(takva) ve bana itaat edin.”

SORU2: Allah (C.C.) aşağıdaki ayette, “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin” buyrulmuştur. O halde namaz kılmanın ve zekât vermenin Resule itaat etmenin kapsamında olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP2: Elbette ki hayır. Çünkü namaz ve zekât, peygambere itaatten ayrıca ve ondan önce zikredilmiştir.

24Nur/55-“Allah (C.C.), içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir. 56Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.

Allah’ın Elçisi, müminler ihtilafa düştükleri zaman ve kendi başlarına sorunu çözemedikleri zaman devreye girer. Bu durumda onun getirdiği çözüme uymak ilahi bir buyruktur. (4Nisa, 60-65) Kendi başlarına çözüme kavuştukları konularda Elçi müdahale etmez, tam tersine bu davranışı destekler ve teşvik eder. Çünkü o kendi ayakları üzerinde duran toplum oluşturmak ister.

Allah’ın (C.C.) Elçisi yöneticidir; yol, çeşme, okul, hastane yapılacaktır, emreder ve Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın Elçisi (C.C.) komutandır; savaşa gidilecekse emreder, Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın (C.C.) Elçisi uzmandır; eğer şeker ve kolesterolden anlıyorsa, tatlı ve hamurlu yiyecekleri yasaklar, Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın (C.C.) Elçisi yargıçtır; onun yargıçlığını kabul edenlerin dünya işleriyle ilgili uyuşmazlıklarında Kur’an ve aklı ışığında yargılama yapar, bu yargılamayı kabul edenler itaat ederler. Çünkü yargılama yapılanlar arasında Yahudiler de olmuştur.

Allah’ın (C.C.) Elçisi toplumsal liderdir; müminlerin dostudur, onun dostu da müminlerdir. İyi, doğru, güzel, ahlaki ve rasyonel olanı öğütler, müminler de ona itaat eder. Bu itaat konusunda hayır ve hasenat, sosyal yardım, dürüstlük ve adalet gibi ahlaki konular egemendir.

Allah’ın (C.C.) Elçisi dini anlama konusunda uzmandır; Müslümanlar bazı konularda anlaşmazlığa düştüler ve sorunlarını kendi başlarına çözemedilerse o, devreye girer, vahiy ışığında konuyu çözer, Müslümanlar da ona itaat ederler.

Allah’ın (C.C.) Elçisi bir insandır; gaybı bilmez, doğaüstü bir gücü yoktur, kutsal (ilah) değildir. Din (haram) ve yeni kutsallar ortaya koyamaz, inanç konularını belirleyemez. Çünkü o sadece bir insan elçidir. (17İsra, 93.94.95) O, Allah’a (C.C.) ait özelliklere de sahip değildir. Günlerin, gecelerin, eşyaların, yerlerin, sayıların, insanların kutsallığını ilan etmek onun görevi, işi ve yetkisi dahilinde değildir. Çünkü elçi, kendisini görevlendirene tabidir. Kendisine görevlendirenle eşdeğer olmadığı gibi ona yakın özelliklere de sahip değildir. Görevlendiren sorumluluğun yerine getirilmediğini görürse elçiyi görevden alma ve yerine başkasını atama yetkisine sahiptir. Böyleyken elçinin görevlendirenle yetki paylaşımına girme iddiası, eğer peygamberler böyle yapmadılarsa ki yapmadılar, hem onları İslam dışı ilan etmedir hem de onlara iftiradır.

Kutsal (insanüstü, doğaüstü güce sahip, erişilmez, ulaşılmaz, gaybı bilme, sorgulanamaz, eşsiz-benzersiz, yanılmaz-unutmaz gibi üstün niteliklere sahip) olan yalnızca Allah’tır. Vahyin taşıyıcısı da taşıdığı sürece geçici olarak kutsallık kazandırılmıştır. Ama asla kutsal değildir. Mutlak kutsal (el-kuddûs) olan yalnızca Allah’tır. (59Haşr, 23)

 PEYGAMBERLER, İLAHİ KİTAPTA HAKKINDA NET BİR HÜKÜM BULUNAN BİR KONUDA VEYA İHTİLAFLARI İNSANLAR KENDİ BAŞLARINA VAHYE UYGUN BİR BİÇİMDE ÇÖZEBİLİYORLARSA HAKEMLİK YAPAMAZLAR; PEYGAMBERLER İNSANLARIN İHTİLAF ETTİKLERİ, ANCAK SORUNU KENDİ BAŞLARINA ÇÖZEMEDİKLERİ KONULARDA VAHYE DAYANARAK OLAYA MÜDAHİL OLURLAR. BÖYLE BİR DURUMDA ELÇİLERE İTAAT ETMEMEK OLAMAZ. ÇÜNKÜ HEM SORUNU ÇÖZEMİYORSUN HEM DE VAHYE UYGUN GETİRİLEN ÇÖZÜME AYAK DİRİYORSUN.

42Şura/10-“Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.”

6En’am/114-“Allah size Kitabı (Kur’an’ı) bölüm bölüm (yeterince) açıklanmış biçimde indirmiş iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.”

5Maide/43-“Yanlarında, içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar (kendi kitaplarına da, sana da) inanmış değillerdir.”

(AŞAĞIDAKİ AYETLERE GÖRE BİR GRUP MÜSLÜMAN İHTİLAF ETMİŞ, SORUNU VAHYE UYGUN BİR BİÇİMDE ÇÖZEMEMİŞ, ÜSTELİK ALLAH’IN BUYRUĞUNA(KUR’AN’A) AYKIRI ÇÖZÜMLEYECEK BAŞKA KİŞİLERE (TAĞUTA) BAŞVURMUŞLARDIR. OYSA BÖYLE BİR DURUMDA BAŞVURULACAK KİŞİ VAHYE UYGUN SORUNU ÇÖZÜMLEYECEK ALLAH’IN ELÇİSİ OLMALIYDI. BÖYLE BİR DURUMDA ONA İTAAT EDİLMELİYDİ.)

4Nisa/60-Sana indirilen Kuran’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.

4Nisa/61-Münafıklara, “Allah’ın indirdiğine (Kuran’a) ve Peygambere gelin” dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

4Nisa/62-Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da “Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik” diye Allah’a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?

4Nisa/63-Onlar, Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

4Nisa/64-Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

4Nisa/65-Hayır! Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

16Nahl/64-“Sana kitabı, ancak ihtilafa düştükleri şeyleri onlara açıkça ortaya koyman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”

AŞAĞIDAKİ HADİS KİTAPLARINDAKİ HADİS SAYISI YAKLAŞIK 2 MİLYONU BULMAKTADIR VE BİR HADİS BİLGİNİNİN (ALİMİNİN) SAHİH HADİS DEDİĞİNE DİĞER HADİS BİLGİNİ ZAYIF VEYA UYDURMA DİYEBİLMEKTEDİR. BİRİNİN HARAM DEDİĞİNE DİĞERİ HELAL DİYEBİLMEKTEDİR. “PEYGAMBERE İTAAT“İ VEYA “PEYGAMBERİ ÖRNEK“ ALMAYI BU SÖZLERE BAĞLARSAK DİN KONUSUNDA SAĞLAM KULPA(2BAKARA, 256) YAPIŞMIŞ OLABİLİR MİYİZ?

EN SAĞLAM (SAHİH) HADİS KİTABI DİYE BİLİNEN İLK 7 HADİS KİTABININ HEPSİNİN ORTAKLAŞA, “BU HADİS SAHİHTİR“ DİYE İTTİFAK ETTİKLERİ HADİS SAYISI 295‘TİR

1-Buhari 2-Müslim 3-Ebu Davud 4-İbn Mace 5-Tirmizi 6-Nesai 7-Ahmed 8- Abdullah İbn Ahmed 9-Abdurrezzaq 10-Tayalisi 11-Sa’d İbn Mansur 12-İbn Ebi Şeybe 13-Ebu Ya’la 14-Taberani Kebir 15- Taberani Evsat 16-Darequtni 17-Ebu Nua’ym 18-Muvatta 19-Beyhaki 20-Uqayli 21-İbn Adiyy 22-Hatib 23-İbn Asakir 24-İbn Cerir 25-İbn Hibban(Sahih) 26-Hakim 27-Ziya(Muhtare) 28-Darimi 29-İbn Huzeyme 30-İsfehani 31-İbn Abdilberr 32-Quşeyri 33-Beğavi 34-Tahavi 35-Ebu’ş-Şeyh 36-İbnu’n-Neccar 37-İbnu’s-Sunni 38-Hammad 39-Baverdi 40-Şirazi 41-Rafii 42-Ruyani 43-İbn Lal 44-İbn Nasr 45-İbn Şahin 46-İbn Merdeveyh 47-Ebu Nasr 48-Nu’aym İbn Hammad 49-Haris İbn Ebi Usame 50-Ez-Zehebi

(DİNİ VE ÖZELLİKLE TASAVVUFİ ÇEVRELERDE YUKARIDAKİ HADİS KİTAPLARI KADAR HATTA DAHA YOĞUN BİÇİMDE YUKARIDA ADI GEÇMEYEN RAMUZU’L-HADİS VE ACLUNİ GİBİ DAHA BAŞKA PEK ÇOK HADİS KİTABI DİNİ ÖĞRENMEK VE YAŞAMAK AMACIYLA KULLANILMAKTADIR. BUNLARIN DIŞINDA İRAN VE IRAK’TAKİ ŞİA’NIN KULLANDIĞI BELKİ YUKARIDA ZİKREDİLEN HADİS KİTABI HACMİNCE HADİS LİTERATÜRÜ VARDIR Kİ ONLAR DA KENDİ KİTAPLARININ SAHİH OLDUKLARINI SAVUNMAKTADIRLAR. PEKİ, MÜSLÜMAN ALLAH’IN YANINDA KENDİSİNİ NE İLE SAVUNACAK?)

43Zuhruf/44-“Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan sorumlu tutulacaksınız(hesaba çekileceksiniz).”

CENABI HAKKA BİNLERCE KEZ ŞÜKÜRLER OLSUN Kİ ADALETİ VE İYİLİĞİ VEREN BİZLERİ PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. ÜMMETİN DEN OLMAYI NASİP ETTİĞİ İÇİN BİNLERCE KEZ ŞÜKÜRLER SONSUZ HAMD Ü SENALAR OLSUN…

Bakara: 136-Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.”

Bakara: 285-Elçi, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, müminler de. Tümü, Allah’a, meleklerine, Kitaplarına ve elçilerine inandı. “O’nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sana’dır” dediler.

Al-i İmran 84: De ki: “Biz, Allah’a; bize indirilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve o’nun neslinden gelenlere indirilene; Rableri tarafından Musa’ya, İsa’ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve kendimizi O’na teslim ederiz.”

Bir Cevap Yazın